5 Nisan 2013 Cuma

Kısaca..

Uzak bir ülkede, değişik bir kültürde, tadılmamış tadların tadıldığı bir yerde olunca ve o yerde neredeyse 10.ayı dolduruyor olunca artık burayı da avcumun içi gibi biliyorum havasına girince..
Böyle uzup gidiyor cümle..
Kısaca;
Evvel zaman içinde hayatıma hergün yeni bir şey öğrendiğim bir bölüm eklendi.
Hani herkesin torunlarına anlatacak neyin var dediği türden bir şey.
Torunlarıma anlatabilir miyim bilemiyorum ama en azından bir blogum var. Buradayken ne gördüm, ne duydum, ne öğrendiysem yazdığım. Adını usaguncesi koyduğum. 
Bu yıl sadece ona odaklandım bunlardan ötürü.
Buralar işte bu yüzden kuş uçmaz, kervan geçmez oldu.
Ben bir kervanın peşine düştüğümden.



21 Mart 2012 Çarşamba

Ve aslında..

Çoğu zaman..
Giderken geride bıraktığın varsa
Tam olarak gitmiş sayılmazsın
Çünkü geride bıraktığın soluk aldıkça
Bilirsin sen hala oradasın..

Bazen..
Giderken geride bıraktığın varsa
Tam olarak gitmiş sayılırsın
Çünkü geride bıraktığın soluk aldıkça
Bilirsin sen aslında nefes bile alamazsın.

Ve aslında..
Geride kalan geride kalmaz da giderse bir gün o vakit sen de soluk
alırsın. Çünkü bilirsin sen hala arkanı dönüp geride
bıraktığının an'ındasın..

O da bilir..

Söyleyecek sözüm yok diyorsa beşer söyleyecek sözü
olmadığından değil söyleyecek cesareti olmadığındandır.
Cesaret etti diyelim. Anlattı olanı biteni. Bilir söylenmemiş
sözlerin sahibi artık söylese de içine attıklarını,
içinden çıkanların dışarıda anlamsızlaştığını..
O ki bir adımında ikinciyi hesaplayan insan, bilmez mi sanırsınız
bunları.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Vira..

Gidiyormuş. Hep iki lafın biriydi "gitmek". Uzağa, güneye, denize..
Bilmem neden eyleme geçmeyecek gibi gelirdi bu sözcük. Konduramamışım demek ki gitmeyi ona da. Kondurmak istememişim ya da.. O da giderse yakınımda kim olacak, bir sözüme kim elini sırtıma koyup "merak etme ben buradayım" diyecek diye bencillik etmişim meğer.
Mutlu, heyecanlıydı. Hayalleri vardı onun deyimiyle kimi küçük, kimi ulaşılmaz, kimi günlük, kimi ömür boyu süren. Hayalini gerçekleştirmenin hazzını taşıyordu kalbi şimdilerde. Kalanlara selam olsun o vakit. Zira giden, kalanları da götürüyor mu yanında bilmem, kalanlar gidenlerle bir parça gönderir mi onu da bilemem, bildiğim bir şey varsa uzaklar ona iyi gelecek.
"Gidiyorum" dediğinde içimden geçenlerdi bunlar. Söylemedim yüzüne. Söyleyemedim. Zaten ben ona hep sessiz kaldım. Korkumdan, saygımdan, sevgimden.. Belki çoğunu anladı. Belki de duydu söylenmemişleri..
O eski ama eskimeyen bir dost. Ağlatan, güldüren, öğreten, acıtan, zor zamanlarda yanında olan.. O denize, tek olmaya aşık, hayalleri olan bir adam..
O denizine gidiyor..
Yolu açık olsun.
Ne derler yolcu yolunda gerek..

29 Kasım 2011 Salı

Eylül için yazılmış eski bir yazı..

Kırk beş dakikası var gelecek Eylül'ün. Baharın kapısı aralanıyor. Kapı açılınca önce yaprakların rengi değişecek, sonra bir rüzgarla dökülecek ne var ne yoksa.

Bu ağustos uzundu haylice. Bitmek bilmedi gibi. İnsan bekler mi sonbaharı? Bekler.. ÇÜnkü gün gelir yaşanılası bir bahar gelir belki, sonbahar olsa bile..

Kırk dakikası var gelecek Eylül'ün. Ne getirir, ne götürür bilinmez. Bilinir sadece bir rüzgar getireceği. Öyle bir rüzgar ki ne başına döndürür, ne sonunu gösterir.

Yaşanılası şehir.. Yaşamıyor musun diyeceksin. Yaşıyorum tabii. Senin yaşadığın gibi.

Otuz beş dakikası var gelecek Eylül'ün. Şimdi o rüzgar topluyor tüm şiddetini. Kolay değil.. Kolay mı yapraklarını dökmek bir sallayışta tüm ağaçların?

Bu şehirde nefes alıyor beden. Yaşadıklarımla beraber yaşlanıyor benimle. Yorgun o yüzden. Bu şehir yorgun ve kırgın bu yüzden.

Otuz dakikası var gelecek Eylül'ün.
Otuz dakikası var giden Ağustos'un.

Şimdi bu şehrin neresinde duruyor hayat? Gidecek olanın otuzunda mı yoksa gelecek olanın otuzunda mı zaman?

3 Ocak 2011 Pazartesi

Seçiyoruz Değişiyor

Yedi tepeli şehirde iki yakayı ne birleştirir sorusuna cevaptır boğazın derin suları..
Soluğunuzu tutup, seyre daldığınız dalgaları..
Oysa suların üzerinde akan hayatlardır yakaları birleştiren birde..
Onları taşıyan şehir hatları emektarları
Hani bir simitle çaya bakan sevda yanıkları..
Emektarlardır onlar
Hiç açılmamış ve aslında Allah korusun bir şey olsa da sanki çok zor açılacak can simitler
Artık yamalı olmuş oturma yerleri,
Derin, kendine has kokusu ve tabii iskeleleri.
Eskitilmiş sevda izleri..
Martılara ziyafet çekilmiş ekmek kırıntıları..
Balık kokusu, şu elimde görmüş olduğunuz seyyar dükkanları..
Şimdiyse zamanı geldi değişimin.
Yani öyle diyorlar..
Siz seçin sevdiğiniz vapur modelini diye soruyor birileri....
Köprü güvertesinde tente ve oturma yerleri mi olsun,
Geminin arka kısmında ki tüm güvertelerde açık oturma yeri mi?
Modern dizaynda mı olsun yoksa,
günümüz şehir hatları formunda mı şekli şemaili?
Yüz otuz beş bin oy kullanılmış şimdiye kadar..
Herkes tıklamış değiştirmek için eskileri..
Sonuçta hangisi olacak bilemem..
Bildiğim merak edilecek sorular var tıklayıp soramadığımızı beşere,
Sorun bakalım gidenlere,
Neler geçirip, neler gördüler bunca zaman..
Neler değişti, kimler emekli oldu onlardan önce?
Bilirler miydi tersaneleri olduğunu, onlarında bir gün gidecek?
Ve sorun bakalım gelenlere, geleceğe,
Çaylar şirketten mi hala?
Yine olacak değil mi seyyar sesleri?
Yine martılar peşimizde değil mi?
Ve..
Hala aynı güzellikte midir boğazın derinliği?
Hala aynı mıdır hayatlar sabah-akşam saatleri?

Denizin ortasında, boğazın derinliğinde değişim zamanı şimdi..
Belki çoktan geldi zamanı,
Belki geç kaldık bile…
Lakin her değişen gibi ve her giden gibi bir tarafta hüznü taşıyor boğazın sesi..
Hatıralar tersaneye..
Denizin ortasında, boğazın derinliğinde “değiştir”...

Yorgun Düştük Biz Geçen Bahardan..

Veresiye defterlerimiz var bizim, hani mutluluğu umarsızca alıp ödemeyi aybaşı yapmaya çalıştığımız.
İki kuruşa sevda alıp, bir kuruşta paraladığımız.
Kocaman dünyamda ne kadar yalnızım diyen şarkılarımız,
Güneşi görmek için çırpınan mısralarımız,
Şafak vakti attığımız naralarımız.
Oysa,
Yorgun düştük biz, geçen bahardan.Geçen bahardan kaldı borçlarımız..
Fark etmedik yine,
Bahar bu denli gelmişken kapımıza,fark etmedik veresiye yazılmış gönül defterlerinde kalan kırıntıları..
Bir söze kıymışlığımız sevda günlüklerinde kurutulmuş yürek çarpıntılarını..
Mısraları hiç sevmediğimizi,
Şarkılarda aslında hiç ağlamadığımızı
Fark etmek istemedik biz.
Şimdi düşünce akla yanlış hikâyelerin yanlış kahramanları,
Şimdi düşünce akla yanlış zaman sevdaları
Şimdi düşünce akla kenara atılmış sevda yanıkları,
Şimdi düşünce akla gurbet zamanları
Vuslat sancıları
Hasret çığlıklarında kaçırılmış vagonları..
Biz geç kalmış, çok yorulmuşuz meğer..
Yine kaçıp,
Suçu bahara atmışız o yüzden.
Demişiz ki bilmemezliğe vurup;
“Uzun ve amansız geçen kış mı zordu
Yoksa bulutların arkasına gizlenen güneşi beklemek mi bu kadar yordu bedeni?
Çile mi yoksa vuslatın bedeli miydi çekilen?
Şimdi mi çıkıyor bedeli bedenimizden
Cevap alamamışız beşerden. Cevabını bimişliğimizden..

27 Aralık 2010 Pazartesi

Gidenle Gelen, Gelenle Giden

"Sene biterken kendi muhasebesini yapmak zor beşer için. Hele çetin bir yılı geride bırakıveriyorsa bedeni.
Önce tek tek hatırlıyor olan biteni.
Unutmadıklarını, unutmuş gibi yaptıklarını.
Eksilenleri, artanları, fazla gelenleri, yarım kalanları.
Hayal ettiklerini, hayallerini. Çoğu gerçekleşmeyen, bazısı hayalden gerçeğe dönüşmüş rüyaları.
Yetmiyor bir de şaşkınlıklarını, aptallıklarını, gözden düşen yaşları; gözden düşenleri, gönülden gidenleri koyuyor kenara.
Yetiyor mu?
Yetmiyor. Kırılmışlıkları, kırmışlıkları, elvedaları, mutlu anları, gözünün içine bakıp da söylenmiş yahut söylenememiş kelamları.
Gidenleri koyuyor kenara. Gidip de dönmeyecekleri. “Gidip de dönmemek, dönüpte görmemek var” diyenleri. Döndüğünde bile görülemeyenleri. Dönse bile artık görmeyecekleri.
Acınası halleri, şen kahkahalı vakitleri.
Okunmuşlukları, izlenmişlikleri, konuşulmuşlukları, dokunulmuşlukları ve dinlenmişlikleri.
Kalp çarpıntılarını, mide ağrılarını.
Hüznü nasıl da içte saklayıp, maskeleri takılmış bir balonun kahramanı olmayı.
Şahit olmayı.
Artık geri dönüşü mümkün olmayan zamanları...

Ve işte beşer hepsinden bir tutam koyuyor giden zamanın muhasebesine.
Sonra iyice allak bullak ediyor olan biteni.
Sonunda biraz çiğ, biraz yanık kalıyor geçmiş zamanın muhasebesi.
Belki ateş kordu bir zamanlar ondan yandı, belki ateş yanmadığında fark edilmedi ondan çiğ kaldı.
Git bu sene.. Çabuk "git ki" ümidim olsun gelecek bahardan. Kimbilir belki gelenle kıvamı bulur yaşam. Belki gelen gideni aratmaz, unutturur. Ve düşülecek notlara yeni yılın sonunda, bir tutam da "mutluluk" olur."

demişim geçen yıl bu zamanda.. Şimdi;


365 günü bitirmek.
Dedemi kaybettim bu yıl. Dede sözcüğünü çıkardım lugatımdan. Derken "dede" olacağını öğrendim babamın.
Gidenlere selam ettim. Göründüler perde arkası sessizce.
Bir kaç saate sığdı beş yüz küsür gün. Bir kaç saatte kapadım kapanmamış hesabımı.
Artıları, eksileri yatırdık masaya. Masada sadece geçmiş kaldı.
İlk defa bir başıma bir bavula bile bakmadan gittim bu sene. Bir bilete baktım sadece. Bir kaç saate sığdı uzaklaşmak. Planlı ben, plansız ben'e döndüm.
Sonra yeniden rayına oturdu her şey. Sudan çıkmış balık olmanın alemi yoktu. Suyuma geri döndüm. Bazen bulanık olur, bazen sakin, çarşaf gibi. Nadirdir deli dalgalarını görmek. Ben sakin halini sevdim.
Çok şey beklemedim bu yıldan. Çok şey beklediğimi sandım.
Zordu 2009'u kapatmak. Kolay olacak belli 2010'u bitirmek.
Beklentilerimi azalttım. Artık tek bir beklediğim var. Uzun bir yoldan gelecek.
Ne gözlerini biliyorum, ne sesini.
Ne yüzünü gördüm, ne boyunu, posunu.
Nisan'da gelecek diyorlar. Hayatımın erkeği ya da teyzesinin yeğeni :)
İşte ben yeni yılda bir onu bekliyorum.

Yeni yıla eskisinden not: Çabuk "git ki" ümidim olsun gelecek bahardan. Kimbilir belki gelenle kıvamı bulur yaşam. Belki gelen gideni aratmaz, unutturur.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Twitter




Uzun bir süredir hayatımda kendisi. Nasıl bir şey dediklerinde "Bilmem ki nasıl anlatılır. Yazıyorsun işte. Tanıdığın ya da tanımadığın okuyor yazdıklarını. Birilerini takip ediyorsun, birileri de seni takip ediyor." diyorum. "Ne yazıyorsun?" dediklerinde "Havadan, sudan.." diye cevap veriyorum. "Saçma değil mi?" diye eklediklerinde "Bilmem. Belki de saçmadır." diyorum.
140 karaktere sığdırıyorum cümleleri. 141.karakteri yazamadığımdan sözcüklerden tasarruf ediyorum. Uzun yazmayı seven ben nasıl kısa yazabilirim diye kendimle savaşıyorum.
Twitter dedikleri şeye takıldım gidiyorum.
Peki sahiden nedir bu twitter?
Neden var hayatımızda?

"Kullanıcının o anki halinden bahsettiği, diğer kullanıcıların ise takip ettiği basit bir anlık ileti sistemi Twitter. Twitterda amaç sizi takibe alan kişilere yazdığınız andaki eyleminizi, düşüncenizi, aktivitenizi bildirmek, o konular hakkında bilgi vermek." denilebilir ama işin aslı bu değil.

Twitter'ın Türkçe anlamı cıvıldamak ya da kıkırdamak. Biz cıvıldamak diyelim. Bildiğiniz kuş sesleri. Zaten sembolü bu yüzden bir kuş. Mavi renkli bir kuş. (İlk zamanlar avatar resminiz bir gülen surattı. Twitter kendi içinde zamanla yenilendi. Değişikliğe gitti. Önce avatar resimleri bir kuş oluverdi şimdi yumurta. Ben yumurta olmam diyenler istedikleri bir resmi koyabiliyor tabii. Peki konulan resimler o kişi mi diyeceksiniz? Kimbilir. Belki o "o"dur. Belki "o" o değildir.)

Twitter'ın amacı şu, "The best way to discover what’s new in your world." Dünyadaki yenilikleri keşfetmek.. Aslında haksız da sayılmazlar. Şu an kullanıcı sayısı hayli fazla. Sosyal medyanın yeni gözdesi olarak yorumlanıyor. Gazeteciler, siyasetçiler kendi hesaplarını açıp, görüşlerini buradan paylaşıyor. Ne yediğiniz de önemli, ne gördüğünüzde Twitterda. Hatta saçmaladığınız bir cümle bile. Öyle ki saçmalamayı bile kabul ediyorsunuz bir süre sonra.

Peki neden 140 karakter diyenlere verilen cevap şu; "Bunun sebebi cep telefonlarının mesajlarının 160 karakter ile sınırlı olmasıdır. Twitter 20 karakteri kullanıcı adı için ayırır ve diğer 140 karakteri ise mesajlaşmanız için bırakır. Böylece Twitter mesajları cep telefonlarından da kolaylıkla gönderilebilir.
Aynı zamanda 140 karakter ile mesajlaşmak, mesajların “kolay okunmasına” ve “kolay yazılmasına” olanak sağlar."


Gelelim hayata yansımasına.. İşin garip bir tarafı var. Birini terk etmek zordur hayatta. Oysa twitterda takip ettiğinizden istediğiniz anda vazgeçiyor, istediğiniz anda yeniden başlıyorsunuz.

Şubat ayında kayıtlı üye sayısı 75 milyonu geçmişti. Her gün yaklaşık 28 milyon tweet mesajı atılıyormuş. Çarpın 140 karakterle. Sonuç hergün karakter sayısı işte bu kadar fazla.

"Yararı var mı?" diyeceksiniz. "Yok" diyemem. Takip ettiğiniz kişiler doğru kişilerse tv'ye haber düşmeden öğreniyorsunuz herşeyi. Ya da trafik şu yönde tıkalı mı diye sorduğunuzda cevabı geliyor hemen. Bir nevi gizli bir bağ var tanımadıklarınızla aranızda. Tanımadığınız ama bildiğiniz insanlar var twitterda.

19 Aralık 2010 Pazar

:) Biraz erken başlıyoruz..



Videonun başlığı şu: "Kızlar dırdıra kaç yaşında başlar?"
Doğru biraz erken başlıyoruz. Ama neden dırdır ediyoruz acaba?
Belki dinlenilmediğimizdendir çoğu zaman.
Belki sadece biraz olsun anlaşılabilmektir amacımız.
Kısa cümleler kurmamamız belki bizim yaradılışımızdandır kimbilir. Çünkü biliriz biz uzun cümlelerin içinde kısaca anlatabiliriz herşeyi. Ve bilirler biz kısa cümle kurarsak uzunca söyleyecek bir şeyimiz kalmadığındandır.
O yüzden varsın uzun cümleler kurmaya devam edelim. Nefessiz, ardı ardına.
Çünkü bir es verip, kısacık bir cümle kurarsak, bir şeyler bitti demektir.
Ve aslında biz bitsin istemeyiz.

21 Kasım 2010 Pazar

Kafadaki Bayram

Özel olarak kutlanan gün; sevinç, neşe diye geçiyor sözlükte bayram kelimesinin anlamı. Yürekte durum biraz farklı. Neşe yanında hüzün çoğu zaman. Belki yitirdiklerinden bir bayram sabahı arifesi.. Belki gidenlerin eksikliğini her sene biraz daha hissettirdiğinden. El öpmeye değil, duaya, bir toprağa bakmaya gittiğinden.. Belki büyüdüğünün farkında oluşundan. Elini öpmelerinin fazlalaştığını fark ettiğinden.

Herkes bayramı başka yaşıyor vesselam. Kimi hüzünlü, buruk, kimi çocuk yüreğinde sevinçli, kimi yeni elbiselerinde umutlu, kimiyse acı bir kahvenin tadında hatırı arayışlı..

Bir şair için bayram bambaşka anlamlara geliyor mesela.
"Benim ayaklarım sana geliyor
Kollarım seni istiyor
Kafamdaki bayram sensin" diyor Suphi Taşhan. Kendi bayramına seslenirken..

Kimisi sitemli sözlerinde anlatıyor bayramı;
"Bayramım imdi, Bayramım imdi
Bayram ederler yar ile şimdi."

Bazen bir şarkıyı hatırlatıyor, mırıldanıp sevinçle, "Bugün bayram erken kalkın çocuklar.." dedirtiyor gülümseterek.

Bayram geliyor ve geçiyor. Rüzgar gibi geçti mi bilemem ama bildiğim rüzgarı getirdi uzaklardan. Yüze vuruldu serinliği, güneşi ile yakarken. Islattığını hissettirmeden bir kaç damla gözyaşı misali yağmuru düştü bu şehre.

Bu şehir bu bayram hüzünlü ama güzeldi. Güneşliydi, gülümsetti. Hatırlattı hüzünlendirdi. Göründü, acıttı lakin şifa da verdi.
Bir bayramın arkasından yazıldı bu yazı, kafadaki bayramdan, mırıldanılan şarkıya kadar bahsedildi satır aralarında..
Sonu da gidenlere selam edilerek bitirilsin..

20 Kasım 2010 Cumartesi

Söz uçmuyor ama değişebiliyor..

Geçenlerde bir çikolatacının önünden geçerken (ki çikolata denilince akan sular duruyor maalesef) dükkana verilen isim dikkatimi çekti. Marie Antoinette.. Bilenler bilir kendisini ama onu tanımayanlar söylediği bir sözü muhakkak duymuşlardır. “Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler.”
Antoinette 1755'te Avusturya'nın başkenti Viyana'da doğdu. 18 yaşında Fransa kraliçesi oldu. Şaşalı, zor ve sıkıntılı bir hayat geçirdi. 38 yaşında vatan hainliği suçlamasıyla giyotinle yaşamına son verildi.
Ve aslında o malum sözle tarihe geçti. (Ki bazı kayıtlara göre bu sözü o söylememiştir.) Aslında sözün orjinali "Qu'ils mangent de la brioche" yani çeviri doğru yapılırsa “Ekmek bulamıyorlarsa brioche yesinler”miş. Oxford Compainon to Fodox’u (Oxford yemek rehberi) yazan Davidson, Brioche’un bir çörek olduğundan bahsediyor. Tad olarak ekmeğe benzeyen ama içinde yumurtada olan bir çörek.
Bazı tarihçiler bu sözü kötü niyetle söylemediğini ancak o dönemde propaganda yapmak amacıyla sözün çarptırıldığını söylüyorlar. Ancak söz hala bazı durumlarda dilden düşüyor ve duyuluyor.
“Söz uçar yazı kalır.” derler ya hani, söz de varlığını koruyor öyle ya da böyle. Belki biraz çarptırılarak belki biraz orjinal haliyle..
(Antoinette ile çikolata ilişkisini kuramayanlar, inanın ben de ilişkiyi anlamış değilim. Hani ekmek fırını, çörekçi, pastacı olsa belki. :))

19 Kasım 2010 Cuma

Rotadan Çıksa Ruhum

Her yıl Patagonya yakınlarındaki soğuk sulardan kuzeye doğru yiyecek aramaya çıkıyorlar. Her yıl biraz daha mesafe kat ederek.
Rotalarını biliyor; küçük adımlarını kaç kez vurucu darbelere dönüştüreceklerini bilmiyorlar. Penguenler gibi bir yaşamımız var çoğumuzun. Rotamızı biliyoruz lakin karşılaşacağımız manzaranın nasıl olacağını bilmeden ilerliyor, bazen yollarda bitap düşüyoruz.
Bazen rotadan çıkma düşüncesi ağır basıyor. Bir çıksam diyor, bir yol alsam bilmediğim diyarlara, bir uzaklaşsam benden, yolun sonunu bilmeden.
Ruhumu bilmediğim bir yolda, bilmediğim yönde sersem güneşin sıcaklığına.
Cesaretim olsa biraz, bıraksam sürümü.

Serzeniş

İçi sızlatan melodide vuruyor namesi bilinmezin..
Bir bilinmez ki sormayın gitsin..
Bildik de ne oldu dersiniz şimdi.
Hani biri sizin esaretinizdeydi.. Hani olmuştu çoktan mahkumu..
Hani biri vardı gözleri karaya çalan.
Denize vurdu yosun mu tuttu sevdası?
Hani biri vardı mavi gözlü dev adam.
Kara bir bulut muydu yoksa üzerinde dolaşan?
Biz mi bilemedik sancılarını..
Duyamadık mı sessiz çığlıklarında yankılarını..
Ne zordu yaşanmışlıkları bir sandığa koyup, anahtarını bilinmezliğe atmak.
Bilinmezliği sevmişiz bilemedik.
Ne öğrendik geçen bahardan?
Bahar gelir miydi sahiden
Gelir çalar mıydı kapımızı aniden.
Olmadık zamanı mı bekler teğet geçmeme ihtimalleri gönlümüzün cemresinin..
Oysa onsuz yaşanmazken onunla yaşanmaz oluyormuş, öğrenmişlik de var.
Öğrenmiştik de vardı acısı..
Gözlerinde görmüşlük de var, sözlerinde duymuşluk..
Oysa, sonrası yalan oluyor lebden çıkan kelamların bilmez miyiz?
Bilemedik..
İki dudak arasıydı her şey..
Ayrılığı da, başlangıcı da
İki dudak arasıydı her şey
Bildik
İnandık da sevdik.
Gölgeler içinde kalıp bir siluet arama telaşı karanlık ortasında bizimkisi şimdi.
Çünkü imkansız adına yazgısı baştan.
Baştan konulmuş hicranında acıtan sesi.
Belki..
Belki bir gün şems’i görür arkaya bakmayız.
Lakin vakit şimdi serzeniş zamanıdır. Vakit karanlığı yaşama.
Şems’i görme umudunda hasreti vuslata denk düşürme endişesi taşıdığımız yük..
Belki o yüzden boynumuz bükük..

Masal

Evvel zaman önce,
uzak bir ülkenin sevilen
Padişahı mutsuzluktan şikâyetçiymiş.
Vezirlerden tutun da halkı bile mutsuzluğuna çare bulamıyormuş.
Büyücüler gelmiş,
şerbetler içirilmiş,
hokkabazlar oynatılmış,
Padişah mutlu olamamış.
Gel zaman git zaman,
Padişah bir sabah mutsuzluğunun sebebini anlayarak uyanmış.
Meğer herkesin derdine derman ararken,
kendi derdinin farkına varamadığı;
kendi zamanını değil başkalarının zamanında kendine yer aramaktan yorulduğu için mutsuzmuş bizim Padişah.
Her şeyi düşünen halkı ve yardımcıları,
Padişahın da bir insan olduğunu unutmuş.
Onun da bir hayatı olabileceğini gözden kaçırmış,
hüznünü ve sevincini, hatalarını ve sevaplarını görememişler.
Padişah ferman buyurmuş,
“Mutluluğuma çareyi; mutsuzluğuma sebebi buldum!” diye.
“Sebebi “siz”siniz!
Siz bana neler yaptınız?”
diye sıralamış olan biteni onlara kızmadan..
“Bilmeden de olsa beni mutsuzluğa ittiniz.”
Halk ne yapsın..
Bir taraftan “Ah biz ne yaptık?” diye karalara bağlamış, bir taraftan da en sevdiklerinin mutluluğa kavuşmasının sevincine boğulmuş.
Ancak bir gün halkın içinden biri,
Padişahın huzuruna çıkmış.
Geçmiş Padişahın karşısına başlamış konuşmaya,
“Senin bir kulun olarak bende mutsuzluğunun sebebini bulmana çok sevindim. Lakin cüretimi bağışla ama aslında mutsuzluğunun sebebi “biz” değil sendin. İşlerin bu kadar karışmasına, kendi hayatını görmezden gelmene sebep, “biz” değil sendin.”
Sözü kesip “Bu ne cüret!” demiş vezirleri..
Padişah kuluna dönüp “Devam et.”demiş.
“Bu senin hayatındı. Sen istedin bizim hayatımıza bu kadar girmeyi, sen istedin zamanımızda yer bulmayı, sendin dertlerini görmezden gelip, çareleri hep bize saklamayı..Biz sana hiçbir şey yapmadık padişahım. Kendi hayatına senden başkası şekil veremez ki.. Hatalarını görmemize izin vermedin. Sevaplarını gizledin. Senin de bir insan olduğunu unutturdun bize.